Küçükken ağladığında “Bunda ağlanacak ne var?” dediler. Korktuğunda “Saçmalama” cevabını duydun. Kırıldığında “Çok alıngansın” diye geçiştirildin. Yıllar sonra biri “Ne hissediyorsun?” diye sorduğunda konuşmakta zorlanıyorsun. Çünkü duygunun adını koymadan önce onu haklı çıkarmak zorunda hissediyorsun.
Çocukların duygularını ifade etmesi, yetişkinlere mantıksız görünebilir. Oyuncağını kaybetmek küçük bir mesele gibi durur; çocuk içinse dünya kadar büyük hissedilebilir. Bir yetişkinin görevi o duyguyu mutlaka onaylamak değil, çocuğun yaşadığını anlamaya çalışmaktır.
Duyguyu kabul etmek davranışı onaylamak değildir
“Çok kızgınsın, anlıyorum; ama kardeşine vuramazsın” cümlesi hem duyguyu tanır hem davranışa sınır koyar. “Kızacak bir şey yok” dendiğinde ise çocuk yalnız davranışını değil, yaşadığı hissi de yanlış saymaya başlayabilir.
Duyguların küçümsenmesi her ailede aynı biçimde yaşanmaz. Bazı evlerde ağlamak yasaktır, bazılarında korku zayıflık sayılır, bazılarında yalnız neşeli görünmek kabul görür. Böyle bir ortamda çocuk gerçek duygusuyla dışarıda gösterdiği ifade arasında mesafe kurabilir.
Bu mesafe yetişkinlikte de sürebilir. İnsan üzüntüyü öfke gibi yaşayabilir, korktuğunu söylemek yerine uzaklaşabilir, yardım istemek için aşırı zorlanabilir. Fakat her duygu düzenleme güçlüğünün tek nedeni çocuklukta duyulan sözler değildir. İlişkiler, yaşanan stres ve kişisel özellikler de rol oynar.
Bilimsel çalışma hangi ilişkiye işaret ediyor?
Üniversite öğrencilerini inceleyen bir araştırma, çocuklukta kötü muamele deneyimleri ile kaygı ve depresyon belirtileri arasında algılanan duygusal geçersizleştirme, kendine yönelik tutum ve duygu düzenleme güçlüklerinin nasıl yer alabileceğini araştırdı. Bulgular bu değişkenlerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu gösterdi. Çalışma kesitsel olduğu için bir kişinin geçmişinden geleceğine kesin neden-sonuç çizgisi çekmek mümkün değil.
Yine de araştırmanın sorduğu soru günlük hayatta çok anlamlı: Duygularının yanlış olduğu mesajını sıkça alan biri, büyüdüğünde kendi duygusuna ne kadar güvenebilir?
Duyguyu tanımak için önce onun varlığına izin vermek gerekir. Üzüntüyü hemen açıklamak, korkuyu hemen yok etmek veya öfkeyi hemen bastırmak zorunda değilsin. Önce ne yaşadığını görmek, ardından ne yapacağına karar vermek mümkündür.
Kendine sorabileceğin üç soru
Bir duygu yükseldiğinde durup üç şeyi ayır: Ne oldu? Ne hissettim? Şimdi neye ihtiyacım var? Bu sorular iç içe geçmiş düşünceleri daha görünür kılar.
Örneğin arkadaşın seni bir buluşmaya çağırmadı. Olay budur. “Beni sevmiyor” düşüncesi olayın yorumu olabilir. Üzüntü veya dışlanmışlık ise hissettiğin duygudur. İhtiyacın açıklama istemek, yakınlık aramak veya bir süre yalnız kalmak olabilir. Bu parçaları ayırdığında karar vermek kolaylaşır.
Duyguyu tanımak onun her emrine uymak değildir. Öfkeliyken kırıcı davranmak zorunda değilsin. Korkarken bütün fırsatlardan kaçınman gerekmez. Duygu bilgi sunar; davranışın tamamını yönetmek zorunda değildir.
Duyguların adını koymak neden zor olabilir?
İnsan duyguyu yalnız bir sözcük olarak öğrenmez. Yaşadığı anlarda birinin ona ne hissettiğini anlattığını, onu yatıştırdığını ve sınır koyduğunu deneyimleyerek öğrenir. “Korktun çünkü ses çok yüksekti”, “Üzüldün çünkü oyuncağın kırıldı” gibi cümleler çocuğa hissettiği şey ile yaşanan olay arasındaki bağı gösterir. Duygu sürekli küçümsenirse kişi iç dünyasını anlamakta zorlanabilir.
Yetişkinlikte bu güçlük, “Bana ne oldu anlamıyorum” cümlesiyle ortaya çıkabilir. Oysa bedensel belirtiler ve düşünceler duygular hakkında ipucu verebilir. Göğsün sıkıştığında kaygı, yüzün ısındığında öfke, enerjin çekildiğinde üzüntü söz konusu olabilir. Bu işaretler tek başına tanı koymaz; bedensel yakınmaların tıbbi nedenleri de bulunabilir. Yine de kişi kendi duygu haritasını tanımayı öğrenebilir.
Duyguların geçersizleştirildiği bir ortamdan gelen biri, başkasının duygusuna da aynı dille yaklaşabilir. Ağlayan çocuğa “Abartma” demek, bir zamanlar kendisine söylenen cümlenin tekrarı olabilir. Bunu fark etmek geçmişi inkâr etmek değildir. Yeni bir tepki geliştirmek için fırsattır. Önce dinlemek, duyguyu adlandırmak ve sonra davranışın sınırını konuşmak mümkündür.
Kendi duygularına isim vermeyi öğrenmek küçük ama güçlü bir adımdır. Üzüntü, hayal kırıklığı, suçluluk, utanç ve korku birbirine benzeyebilir; yine de farklı ihtiyaçlara işaret edebilirler. Ne hissettiğini daha net anladığında, neye ihtiyacın olduğunu da daha iyi görebilirsin. Bu beceri zaman içinde gelişir; hiçbir insan bütün duygularını ilk denemede eksiksiz açıklamak zorunda değildir.
Duygular üzerine konuşmayı öğrenirken güvenilir insanlarla küçük paylaşımlar yapabilirsin. ‘Bugün o cümleye kırıldım’ demek büyük bir hesaplaşma değildir. Karşındaki insanın tepkisini de gözlemleyebilirsin. Duygun küçümsenmeden dinlendiğinde, kendi iç sesine duyduğun güven de güçlenebilir. Bu deneyim yeni bir ilişki dili kurmana yardımcı olur.
Yeni bir dil öğrenilebilir
Kendine “Abartıyorsun” demek yerine “Bu bana ağır geldi; nedenini anlayacağım” demeyi deneyebilirsin. Sevdiğin bir çocuk ağladığında hemen susturmaya çalışmak yerine duygusunu tarif etmesine yardımcı olabilirsin. Böylece eski cümlelerin yerine daha güvenli bir iletişim kurulabilir.
Eğer duyguların çok yoğun, kontrol edilmesi güç veya günlük yaşamı ciddi ölçüde etkiliyorsa profesyonel destek almak yararlı olabilir. Duyguları tanımayı öğrenmek bir zayıflık değil, gelişen bir beceridir.
Küçükken anlaşılamamış olman, bugün kendi duygunu anlayamayacağın anlamına gelmez. Duygularına isim vermek, kendinle yeniden konuşmaya başlamanın yollarından biridir.




Sen ne düşünüyorsun?
Üyelik yok. Bir kez takma ad seç, her yorumunda aynı isimle devam et. Yorumlar yayımlanmadan önce incelenir.
Yorumları oku veya yorum bırak →