“Onu çok iyi tanıyorum, ne düşündüğünü yüzünden anlarım” dediğin birini hatırla. Üzgün göründüğünde mutlaka senden kırıldığını düşünmüş olabilirsin. Sonra onun yalnızca uykusuz olduğunu öğrendin. Bir insana yakın olmak, onun zihnini eksiksiz okuyabilmek demek değil. Yıllar içinde birbirimizin alışkanlıklarını öğreniriz; fakat o gün ne yaşadığını, hangi düşünceyle mücadele ettiğini ve sessizliğinin nedenini her zaman bilemeyiz. Tanıdıklık ile kesinlik arasındaki fark, en yakın ilişkilerde bile önemini korur.
Karşımızdakini anladığımızı hissetmek güçlü bir duygudur. Ses tonunu, bakışını ve önceki tepkilerini tanırız. Bu bilgiler işimize yarar. Yine de her işaretin birden fazla açıklaması bulunabilir. Kısa cevap verdiğinde kızgın olabilir, işten bunalmış olabilir ya da yalnızca konuşacak enerjisi kalmamış olabilir. Kendi korkumuzu karşı tarafın yüzüne yansıttığımızda ise hiç yaşanmamış bir çatışma başlatabiliriz. Sanki onun ne hissettiği kanıtlanmış gibi davranırız.
Zihin okuma isteği neden güçlü?
Birini sevdiğinde onun ihtiyaçlarını fark etmek istersin. Arkadaşını dinlediğinde doğru şeyi söylemek, partnerinin sıkıntısını anlamak veya çocuğunun neye üzüldüğünü yakalamak önemli gelir. Bu nedenle başkalarının duygu ve düşüncelerini tahmin etmeye çabalarız. Psikolojide empatik doğruluk, kişinin karşısındakinin değişen düşünce ve duygularını ne kadar isabetli çıkarabildiğini değerlendiren bir araştırma alanıdır. Bunun adına “empatik” denmesi, bu becerinin her zaman iyi niyetle kullanıldığını veya sevgiyle aynı şey olduğunu göstermiyor.
Empatik doğruluk üzerine akademik bir değerlendirme, başkalarının zihinsel durumlarını doğru tahmin etme becerisiyle şefkatli davranma niyetinin birbirinden ayrılması gerektiğini vurguluyor. Bir kişinin neyi istediğini anlamak onu desteklemek için kullanılabilir; aynı bilgi onu yönlendirmek ya da zayıf noktasına basmak için de kullanılabilir. Bu önemli ayrım, ilişkilerde yalnızca “Beni ne kadar iyi okuyor?” sorusuna değil, “Bildiği şeyle bana nasıl davranıyor?” sorusuna da bakmamız gerektiğini hatırlatıyor.
Bir yüz ifadesinin tek anlamı yok
Akşam eve geldin, karşındaki sessiz. Sen “Bana kızgın” diye düşündün ve kendini savunmaya başladın. O ise bütün gün kötü haberlerle uğraşmış olabilir. Konuşma daha başlamadan iki kişi farklı hikâyelere girmiştir. Bunun önüne geçmenin basit görünen ama zor bir yolu var: Tahmini soru hâline getirmek. “Bana kızgın gibisin” demek yerine “Bugün durgunsun, bir şey mi oldu?” diye sorabilirsin. Böylece kendi yorumunu kesin hüküm olarak sunmazsın.
Tabii her insan o anda duygularını anlatmak istemeyebilir. “Şimdi konuşacak hâlim yok” cevabı ilgisizlik değildir; bir sınır olabilir. Karşındakinin açıklamasını beklemek, zihnini okuma çabanı azaltır. Buna karşılık sürekli belirsiz bırakılmak ve duygusal cezalandırmaya maruz kalmak da ayrı bir sorundur. Bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını tek bir sessizlikten değil, uzun sürede oluşan davranışlardan anlamaya çalışmak gerekir.
Bir insanın içini bilmek yerine ona alan açmak
Düşün ki partnerin bir buluşmada arkadaşlarınla çok az konuştu. Sen onun sıkıldığını, hatta onları sevmediğini düşündün. Eve döndüğünüzde “Kimseyle anlaşamıyorsun” diye çıkıştın. Oysa o gün başı ağrıyordu ve kalabalıkta konuşmakta zorlanmıştı. Bu örnek, yorumun yanlış olabileceğini gösterir; ama her sessizlik mutlaka böyle masum bir nedenden kaynaklanmaz. Önemli olan varsayımı gözlemden ayırmak. “Bu akşam çok sessizdin” bir gözlemdir, “Arkadaşlarımı küçümsüyorsun” ise açıklama gerektiren bir yorumdur.
Çocuklarla iletişimde de aynı fark belirleyici olabilir. Bir çocuk kapıyı çarpıp odasına gittiğinde “Bana saygısızlık etmek istiyor” diye düşünmek kolaydır. Öncesinde okulda ne yaşadığını, yorulup yorulmadığını veya duygularını anlatmakta zorlanıp zorlanmadığını öğrenmek farklı bir tablo çıkarabilir. Elbette kapı çarpmanın kabul edilebilir olup olmadığı konuşulabilir. Davranışın sınırını koymak, onun nedenini merak etmeye engel değildir. Çocuğa “Kızgın görünüyorsun, konuşmak ister misin?” demek bir tahmin sunar; doğru cevabı öğrenmek için ona alan bırakır.
Başkalarının zihnini doğru anlamak bütün ipuçlarını anında çözmek değil, gerekirse tahminini değiştirebilmektir. “Bunu söylerken neyi kastettin?” sorusunu kullan. Karşındakinin yanıtı seni şaşırtabilir, hatta senin düşündüğünün tersini gösterebilir. Bu durum onu tanımadığın anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkinin değişen bir insanla sürdüğünü hatırlatır. Her gün aynı duyguyu taşıyan, her söze aynı tepkiyi veren insanlar değiliz. Yakınlık da bu değişimi taşıyabildiğinde daha gerçek olabilir.
Bu yüzden ilişki içinde anlaşılmak için yalnızca mimiklere güvenmek zorunda değilsin. Doğrudan açıklama yapmak, yanlış anlaşılınca düzeltmek ve kendi hislerini paylaşmak karşındakinin işini kolaylaştırabilir. Anlaşılma sorumluluğunun tamamını karşı tarafa bıraktığında birbirinizi daha çok yorabilirsiniz.
Anlamak için daha iyi dinlemek
Bir sohbet sırasında karşı taraf anlatırken onun hikâyesini kendi hayatındaki benzer bir olayla değiştirmemeye dikkat et. “Ben de böyle yaşamıştım, kesin şunu hissediyorsun” cümlesi yakınlık kurmak için söylenebilir ama ötekinin deneyimini gölgeleyebilir. Daha açık bir yol “Bu olduğunda sen ne hissettin?” diye sormaktır. İnsan kendisine benzeyen kişileri kolay anlayabilir; fakat benzer olayların iki kişide farklı anlamlar taşıyabileceğini kabul etmek gerekir.
Yakınlık, her düşünceyi önceden bilmekten çok bilmediklerimizi güvenle sorabilmekle gelişebilir. Karşındakinin cevabını merak etmek, onun adına açıklama yapmak kadar etkileyici görünmeyebilir. Fakat yanlış anlamaları azaltmanın sağlam yollarından biridir. “Seni tanıyorum” cümlesinin en iyi hâli belki de şudur: “Seni tanımaya devam ediyorum.”




Sen ne düşünüyorsun?
Üyelik yok. Bir kez takma ad seç, her yorumunda aynı isimle devam et. Yorumlar yayımlanmadan önce incelenir.
Yorumları oku veya yorum bırak →